Adaçayı
Sakin bir balıkçı köyünün çay bahçesindeyim. Sahilde, yağmurlu bir hava. Etrafta kimsecikler yok. Yaz çoktan bitti. Sonbahara girdiğimiz şu günler, benim buranın en sevdiğim zamanları. Deniz, martılar ve en güzel yeşil. Sessizliğe karışan teknelerin sesi... Hepsi bana, dünü, bugünü ve yarını hatırlatıyor. Eski ile yeninin iç içe geçtiği ama hala tertemiz, kirletilmemiş bir yer burası. Baktığınızda gerçekten içinde mavinin, yeşilin, sarının, hatta en olmadık grinin bile her tonunu görmeniz mümkün. Şehrin göbeğinde sizi rahatsız eden onlarca türlü gürültüye karşı burada sadece tavla taşları ya da balıkçıların çığırışları var. İskeleden, denize köpüklerini saça saça açılan bir motor gördüğünüzde “haydi, rastgele” demek gelir içinizden. Söylemeseniz bile, kalpten geçen bir cümleye dönüşür bu. “Kaptan, balıklar bol ola.” Ne de olsa balıkçı köyü burası. Sessiz ve huzur dolu… Buraya ilk geldiğimde 8 yaşındaydım. Koridorlarında hiç unutamadığım kırmızı halıların olduğu bir otele gelmiştim...