Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Adaçayı

Sakin bir balıkçı köyünün çay bahçesindeyim. Sahilde, yağmurlu bir hava. Etrafta kimsecikler yok. Yaz çoktan bitti. Sonbahara girdiğimiz şu günler, benim buranın en sevdiğim zamanları. Deniz, martılar ve en güzel yeşil. Sessizliğe karışan teknelerin sesi... Hepsi bana, dünü, bugünü ve yarını hatırlatıyor. Eski ile yeninin iç içe geçtiği ama hala tertemiz, kirletilmemiş bir yer burası. Baktığınızda gerçekten içinde mavinin, yeşilin, sarının, hatta en olmadık grinin bile her tonunu görmeniz mümkün. Şehrin göbeğinde sizi rahatsız eden onlarca türlü gürültüye karşı burada sadece tavla taşları ya da balıkçıların çığırışları var. İskeleden, denize köpüklerini saça saça açılan bir motor gördüğünüzde “haydi, rastgele” demek gelir içinizden. Söylemeseniz bile, kalpten geçen bir cümleye dönüşür bu. “Kaptan, balıklar bol ola.” Ne de olsa balıkçı köyü burası. Sessiz ve huzur dolu… Buraya ilk geldiğimde 8 yaşındaydım. Koridorlarında hiç unutamadığım kırmızı halıların olduğu bir otele gelmiştim...

Portofino

Ne zaman “Portofino” parçasını duysam… Yaz akşamlarına kibarca eşlik eder. Aklım hep çocukluğumun hafif esintili o gecelerine gider, 1980'li yillarin sonlarına. İçim bir buruk özlemle dolar. Büyüme çağımın en önemli zamanları bir spor klubünun lokalinde geçmiştir. Hafta sonunun kışlarında ancak hava karardıktan sonra eve döndüğümüz uzun çay saatlerini hatırlarım. Akşam yemeği, Pazar banyosu ve “Bizimkiler” dizisi... Sonra yataklara yollanırdık. Evet, o günler de en önemli hafta sonu gezmeleriydi lokalde toplanan teyzelerin şömine başındaki çay saatleri. Kış uzundu, kış soğuktu ve bizim fazla bir seçeneğimiz yoktu. Uzun uzun dinlerdik onları. Bazen bizden sıkıldıklarında “of, hadi çok gürültü yaptınız, biraz kenarda oynayın” derlerse kaçar, 1- 2 saat ortadan kaybolurduk. O dönem zaman zaman değişen arkadaşlarım olurdu. Kiminin kızı, kiminin torunu, kiminin yeğeni… Hepsi ara sıra gelirdi de ben demirbaştım. Bana “anneannesinin çantası” derlerdi. Sonbaharlar, kışlar böyle geçe...

Tanımlanamayan Boşluk

KADIN, her şeyden yorulmuş ve vazgeçmişti. Özlemeyi bilmiyordu, sevmeyi unutmuştu. Belki de en önemlisi sadece geçmişi değil yaşayacaklarını da kabullenmiş olmasıydı. Aşk ona göre başlar, yaşanır ve biterdi. Zaten sadece kendisi değil, etrafı da onu haklı çıkarıyordu. Bunları düşünmemeyi bilemeyecek kadar gençti kadın. Aslında kimse bu kadar karamsar olmamalıydı. ADAM, hayatının en olgun döneminde tecrübelerinin tadını çıkarıyordu. Karmaşık ve çoklu gibi görünse de sade, basit ve düzenli ilişkilerden hoşlanıyordu. Ona göre hiçbir şey anlık değildi ama sonsuza kadar da sürmezdi. Belki de en önemlisi, bunlardan zevk alıyor olmasıydı. Ufak anların kattığı mutluluğu hiç sorgulamıyordu. Aşk her an gelebilirdi ona, kapıları sonuna kadar açıktı zaten. Bunları düşünmeyi bilecek kadar olgundu adam, orta yaşlıydı. Kadın da adam da seviyordu, sosyalleşmeyi. Tanışmaları bu sayede oldu. Kadın ilk gördüğünde etkilendi, korktu. Adam hemen muzipçe gülümsedi ve sevdi. Ne zaman bir adım atmak istese...