3-2-1 Perde!

Güneşli, ılık bir sonbahar akşamüstü saati… Eski ama hala canlı binaların arasından geçerek onlara baka baka buluyorum yolumu. Pencerelerdeki kediler çarpıyor gözüme. Hepsi sanki benim oradan geçeceğimi biliyor gibi cama çıkmış. Merakla beni izliyorlar, ben de onları. Saksılar var kenarlarda. Begonviller, sardunyalar sarkıyor içlerinden. Çocuklar, okuldan eve dönüyor bu saatlerde. Yakalar birbirine karışmış, çantalar omuzlardan aşağı kaymış. Belli, kimi top peşinde koşmuş da susamış, kimi ip atlamış da yorulmuş. Kıpkırmızı yanaklar, dağınık saçlar ama hepsinde mutlu suratlar…. Yukarıdan gelen ses beni çağırmıyor ama gayri ihtiyarı ben de kafamı kaldırıyorum, nedense. Küçücük Fransız balkondan genç bir kadın beline kadar sarkmış, aşağı sesleniyor. - Mine, çok oyalanma sakın! Dönerken de bakkal Hüseyin’den ekmek almayı unutma. O sırada apartmanın kapısından çıkmış ışık hızıyla bir kız çocuğu geçiyor yanımdan, simsiyah saçları beline kadar iki yandan örgülü. Bir elinde kırmızı bir top, diğerinde kapüşonu sallanan kocaman bir mont. Üzerindeki siyah okul önlüğünü bile çıkarmaya vakit bulamamış. Top onda, belli ki arkadaşları onu bekliyor. Seslenen de annesi sanırım çünkü susmadan devam ediyor. - Bak kime diyorum? Üzerini giy hemen, üşüteceksin! Bu, Mine olmalı. Zeytin gibi kocaman yemyeşil gözleri var Mine’nin. Başını yılgın ama yine de gülerek yukarı kaldırıyor. - Of anne ya, çok sıcak dışarısı. Üşürsem giyerim. Annesi bir anda kayboluyor ufacık balkondan. Söyleyecekleri bitti, kızı onu duyup cevap verdi. İçeriden televizyon sesi duyuluyor, heyecanlı konuşmalar… Yalan Rüzgarı’ydı galiba dizinin adı. Yalanını gerçeğini bilemiyorum ama gerçekten de rüzgâr gibi estiği kesin. Neredeyse tanıdığım herkes izliyor. Bu ufacık sahne bana çocukluğumu hatırlatıyor, gülümsüyorum. Sonra doğru sokakta olduğumu bilmenin verdiği rahatlıkla apartmanların isimlerine bakmaya devam ediyorum. Fransız balkonlar giderek çoğalıyor, yürüdükçe. Sokağın tam köşesinde duruyorum. Önümdeki binanın altında bakkal Hüseyin’in tabelasını görüyorum. Mine’nin annesinin kızına ekmek almasını söylediği bakkal bu olsa gerek. Tam karşısındaki binanın camında da Coşkun Bakkaliye yazıyor. Genç kadının üstüne basa basa neden ismiyle söylediği şimdi belli oldu. Onlar Hüseyin bakkalın müşterisi… Sokağın adından emin olmak için köşedeki tabelaya tekrar bakıyorum. Burada bir kasap olmalı. Anneannemin söylediğine göre hala duruyormuş. Orayı bulursam geldim demektir. Neydi adı neydi, dilimin ucunda? Tamam hatırladım, Şifa Kasabı. Evet, gördüm şimdi. Sağa doğru sabırsızca başımı çeviriyorum ve apartmanı görüyorum. Tam karşımda! Kapısında ismi, dönemin meşhur el yazısı şekliyle altın rengi işlenmiş cam girişe. O dönem neredeyse hemen hemen tüm apartmanlar böyle. Gösterişli, karakteristik ve şık görünümlü bir girişle karşılıyorlar sizi. Kafamı kaldırıp sabırsızca yukarı bir zamanlar ailemin olduğu kata doğru bakıyorum. Şimdi kimler yaşıyor burada elbette bilmiyorum ama birazdan anneannem ve arkadaşları balkona çıkıp birbirlerine seslenecek, kim çayı demlemiş, kim böreği yapmış haber verecekler gibi geliyor. “Meziyet gel çayı koydum” derdi anneannem kesin. Tam o sırada balkona çıkan tatlı minyon boyu ve hafif kaymış bukleli peruğu ile cevap verdirdi Meziyet teyze. “Dur, Birsen’e bakayım kuaförden dönmüş mü? Böreğim fırında, geliyorum hemen.” Evet resmen olduğum yerde durmuş bu anı bekliyordum, sanki. Kim bilir öyle olsa ben de katılırdım, bu sefer. Öyle güçlü bir histi bu… Ne de olsa bütün komşularını biliyordum. Anneannem ve asırlık arkadaşları. O zamanın güçlü komşuluk bağları. Hoş anneannem nereye taşınırsa taşınsın hemen bir komşu edinir, onu arkadaşı beller ve ilişkilerini her zaman samimi tutardı. Yurtdışına gidene kadar anneannemle büyümüştüm ben. Toplantılarına, kabul günlerine, tatillerine kısaca gittikleri her yere dahil olmuştum. Çocuklar o dönemlerde çoğu yere götürülürdü zaten. Şimdiki gibi değildi. Benim yaşımda gece 2 sandalye üzerinde uyumamış çocuk yoktur mesela pek. Ellili yıllardan beri hayatlarını sürdükleri İstanbul hatta Kadıköy ile arası çok iyiydi anneannemin ve dedemin. Bol bol tiyatro, sinema , sergi gezer, arkadaşlarıyla yemeklere, balolara gider ve bir sürü anı biriktirirlerdi. Çocukluğum hepsini tanıyarak, tanıyamadıklarımı da dinlediğim anılarda yaşayarak geçti. Ev hanımıydı anneannem. Tek çocuğu olan annemi özenle yetiştirmiş, hatta şimdilerde dinlerken güldüğümüz kurdelalı, farbalalı elbiselerle büyütmüş, hiç gerçekleşmeyecek bir hayalle piyano derslerine bile götürmüştü. Evet inanması zor ama şimdi önünde durduğum bu apartmanın o katından bir zamanlar annemin piyano sesleri yükseliyordu. Ama işin komik tarafı annem ne kurdelaya ne şarkılara hiç uymuyordu. O varsa yoksa matematik çözmek istiyordu. Yıllar böylece akıp geçti. Aşağı katı, bir üstü, onun bir altı derken o zamanın bütün evlerini, anılarını bildiğim bu apartman beni yanında, çok ama çok uzaklara götürdü. Apartmanın önünde, yürüdüğüm sokağın diğer ucunda duruyorum, artık. Burada büyümedim ben, bu sokakta değil yani. Ama izleri, anıları bir bir haritaladım aklımda, gelmeden. Şimdi hepsini tek tek canlandırmak istiyorum. Anneannem ev hanımıydı evet ama oldukça da aktif sayılırmış. Her sabah dedemi yolcu edip annemi karşı sokaktaki okuluna bırakırmış. Bir kadın için en sakin olabilecek saatler bunlar sayılırken onun için en hareketli kısmı asıl o zaman başlarmış. Eve gelip ortalığı toparlar, sonra tekrar annemin okuluna dönermiş. Okuldaki öğle yemeğini kati suretle yemeyi reddeden anneme köşedeki büfeden tost ve portakal suyu götürmek için… İşin acıklı yanı; bu durumun annemin margarinli ekmekleri yemeyip önlüğünün cebinde eve getirmesiyle ortaya çıkmış olması… Anneannem cebinden akan yağları fark edince annem itiraf etmek zorunda kalmış da olay çözülmüş. Büfeye doğru yürüyorum. Kadıköy’ün hala ayakta ve bana göre en lezzetli tostçusu burası. Çocukken de gelmiştim. Anneannem bu hikâyeyi o zaman anlatmıştı ama bilirsiniz anılar büyüdükçe daha bir anlam kazanıyor sanki. Hayat herkes için böyle doğrusal değil aslında. Anılar sırayla birikmiyor yani. Mesela ben üniversiteden sonra uzaklaştım buralardan, yurtdışına gittim. Evlendim ama olmadı, yürümedi. Hayat beklemedik anlara, anılara gebe… Tostumu ve portakal suyumu söyledikten bu sefer de oturduğum yerden karşı köşedeki sinemaya bakıyorum. İşte burası da büfe servisini bitiren anneannemin eve gelip tencereye yemeğini mesela özellikle tavuğunu koyduktan sonra gittiği sinema... O zamanlar tavuklar böyle değil, 3-4 saatte pişiyor tabii. Bazen işinden erken gelirse dedem de ona eşlik edermiş. Dönemin filmlerini yerleri kırmızı halı kaplı, kendiliğinden patlamış mısır kokulu, hafif nemli o kocaman salonda izliyor olabilmeyi ne de çok isterdim. Ve belki bir gün onlar gibi bir çift olarak. Frigolarımız elimizde, şen kahkahalı. Böyle romantik anları çok özlüyorum, ne yalan söyleyeyim. Akşam oldu, neredeyse… Sinemanın önü yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladı. Acaba ben de baksam mı? Gelmişken güzel bir film yakalarım, belki. Bilet kuyruğunda bekliyorum. Çabuk ilerledi sıra. Birazdan kim bilir belki anneannemin oturduğu koltuklardan birinde olacağım. Tam o sırada arkamdan biri dokunuyor omuzuma. - Pardon, sen Deniz misin? Suna Kolejinden? “Evet, sen?” dememe gerek kalmıyor çünkü tanıyorum. Gözleri hiç değişmemiş. Murat bu. Gülümsüyorum usulca, arkamda apartman tanıklık ediyor bu ana.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yeryüzü-Gökyüzü

Moda'nın Modası