Yeryüzü-Gökyüzü
Bu gece bir türlü uyuyamıyorum. Zaten aslında belirli bir süredir uyuyamıyorum, sadece bu gece değil. Aslında bu olur şey değil ya neticede ben sadece bir çocuğum. 7 yaşında bir çocuk…
Çocuklar uyurlar, büyürler. Uyusunlar ki büyüsünler. İyi de nasıl? Bunu söyleyen bir de nasılını söyleseydi, ya…
Neyse ne yapayım, iş başa düştü. Azcık düşüneyim, uykum gelir belki. Ne düşüneyim ne düşüneyim? Buldum, gökyüzü… En iyisi, gökyüzünü düşüneyim ben. Çok yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor. Gökyüzü ne de korkunç gürüldüyor. Kimbilir belki de bize bir şey anlatmaya çalışıyordur. Olmadı, yine gelmiyor uykum. Bu gürültüde uyku mu gelir, sanki? İnsan anca korkar, bu havada.
Korkmak deyince, buldum galiba…
En iyisi anneannemin yanına gideyim. Bana hikâye anlatsın.
- Anneanne? Televizyon mu izliyorsun?
- Söyle, kızım? Uyumadın mı Deniz, sen daha? Aşk olsun sana.
- Uyuyacaktım da anneanne… Şey oldu.
- N’oldu yavrum? Korktun mu? Havada ne yağıyor, mübarek. Olsun kızım, korkma. Yağmur berekettir.
Söylemedim anneanneme, “korkmadım da uykum kaçtı” demedim. Desem, hemen “çocukların uykusu kaçmaz, evladım” der.
- Anneanne, sana bir şey soracağım. Hani sen bir keresinde böyle yağmurlu bir havada sizin bahçede uzun saçlı bir kız mı görmüştün, ne? Hatırladın mı?
- Nereden geldi aklına bu şimdi?
- Hiç geldi, işte. Öylesine… Hani kızın saçları da örgülüydü, değil mi?
- Evet, sapsarı örgüleri vardı.
- Bana onu anlatsana, anneanne. N’olur…
- Kızım, o gerçek değildi. Yani ben gördüm sandım ama aslında görmedim. Gözüm yanıldı, belki de. Kaçıncı kez dinliyorsun bu hikâyeyi, sen. Bıkmadın mı?
- Olsun, anneanne. Anlat, sen. Gerçek olmasın ama anlat yine de.
Anneanneme bu hikâyeyi anlattırdığım hiç iyi olmadı, galiba. Uykum iyice kaçtı, uçtu, gitti. Yok oldu. Tıpkı, o kız gibi… Şu, sarı uzun örgülü saçlı kız. Anneanneme daha çocukken, o yağmurlu günde camdan bakan kız. Hayır, anlamıyorum. Madem baktın sonra ne diye bağ evinin merdivenlerinden zıplaya zıplaya uzaklaştın? Adını neden söylemedin? Çok yağmur yağıyor diye eve geri mi döndün? İşte, bu sorular hep uyku kaçırtıyor. Acaba, bunlar hep gökyüzünün işleri mi? Yağmur yağmasaydı, o kız da belki konuşurdu anneannemle.
Bence geri gelmez, bu uyku. Ne yapsam ne yapsam? Buldum, yeryüzü… Yeryüzünü düşüneyim, ben.
En iyisi anneannemin yanına gideyim. Bana hikâye anlatsın.
- Anneanne, uyudun mu?
- Yok yavrum, yeni yattım. Sen hala ayakta mısın, Deniz? Üşüdün mü yoksa?
‘Üşümedim de uykum kaçtı.’ demem. Cevabını verir hemen, anneannem.
- Sana bir şey soracağım.
- Önce şu yorganı al bakayım sırtına. Durma öyle, kapıda.
- Anneanne, hani sizin eski konakta bir İbram vardı, ne? hatırladın mı?
- Evet, tabii. Ona İbram derlerdi ama adı İbrahimdi aslında.
- Hani o bir keresinde karıncalı pekmez içmişti değil mi, anneanne?
- İlahi kızım, nereden aklına geldi şimdi?
- Anlatsana anneanne. Çok komikti, hem. Anlatsana, nasıl içmişti? Ne diyordu, babana?
- “Hadi Bey” diyordu. “Hadi Bey, bunda karınçe var.” diyordu.
- Baban ne diyordu, peki?
- İç İbram iç, yok bir şey.
- Çünkü o karınçeleri görmemişti değil mi, anneanne?
- Yok kızım, görmemişti elbet. Görse ‘iç’ der miydi, hiç?
- Evet anneanne. Nereden görsün, baban? Karıncalar, hep yeryüzünde dolaşır.
- Öyle yavrum. Ama işte pekmeze girmişler, meğerse.
Ne komik hikâye, bu. Karınca oldu mu karınçe? Girdi mi pekmeze? İçti mi İbram, pekmezi? Anlat anneanne, ne güzel oluyor. Bu oda ne de güzelmiş öyle, sıcacık. Pekmez de ne tatlıymış, kimbilir. Sen anlat, anneanne. Benim biraz uykum mu geldi, ne? Seni dinlerken, şurada kıvrılıp gözlerimi dinlendireyim, en güzeli….
Yorumlar
Yorum Gönder