Moda'nın Modası

Ne tatlı kadındı Zuhal abla… Tatlı demek eksik kalır aslında tatlı ve güzeldi de çok. Bukleli kıvrılmış saçlarını savurarak sokaktan geçti mi arkasında bıraktığı mis gibi leylak kokusunu duymamak mümkün değildi. Kendine has bir endamı vardı. Uzun, pileli etekler, çok şık botlar giyerdi. Dükkânın içinde bir o yana bir bu yana yürüdüğünde tıp tıp sanki çatıya vuran yağmur damlalarının sesi gibi ahenkli ve tatlı… Zuhal abla bizim mahallenin terzisiydi. Kendimi bildim bileli oradaydı. Kendimi ne kadar biliyordum bu hayatta, az değil 8 senelik bir yaşam geçmişim vardı. Eh o da o zamandır oradaydı ve bence bu onu tanımak için yeterli bir süreydi. Aslında ona sadece sadece “terzi” demek yeterli gelmezdi belki de. Böyle bir ayrım da var mıydı bilmiyorum zaten. O bizim evin, sokağın, tüm mahallenin modacısıydı. Evet, o Moda’nın modacısıydı! Moda’nın tüm kadınları, tanıdığım herkes onu öyle çağırır, dönemin meşhur moda dergisi yeni sayısı çıktı mı önce Bahariye’deki kumaşçılara sonra doğru ona koşarlardı. Vizyonlu kadındı Zuhal abla, iyi dikiş dikerdi ama güzel de dikerdi. Annem ve 2 ablam, biz taşındıktan sonra bile ondan vazgeçmemiş, ne kadar düğün dernek varsa baştan aşağı ondan giyinmişlerdi. Çok severdim Zuhal ablayı, bizimkiler provaya gittiğinde beni de yanlarında götürmelerini ister puf koltuklarına gömülerek, onların kahkahalarını dinleyerek kendimden geçerdim. Sadece eğlenmekle kalmıyor, yeni yeni kelimeler de dağarcığıma katıyordum. Mizample ne demek ilk orada öğrendim mesela. Bir Zuhal abla ziyareti sonrası ertesi sabah Menekşe teyzeyi bakkalda gördüğümde saçının mizample olduğunu ve ama renginin çok da tutmadığını bilecek kadar donanımlıydım, şahsen. Zuhal abla kadar sevdiğim bir başka yer vardı. Sokağın sonundaki tuhafiyeci dükkânı. Caddeye inerken tek tuhafiyeci dükkânı. Küçük ama sıcacık. Alınan verilen görülsün yanlış sipariş edilmesin diye bembeyaz parlak ışıklı. Yine o dönem terziler kadar gündemde başka bir şey daha vardı: Örgüler. Bebeklere, çocuklara, büyüklere, herkese bir şeyler örülürdü. Atkılar, bereler, süveterler, eldivenler, yelekler hatta lifler… Daha hatırlayıp sayamadığım türlü türlü şeyler… Bu da rengarenk örgü çileleri demek olurdu. Yani yumaklar… O kadar çok rağbet olurdu ki bazen tuhafiyede yumak rengi kalmaz, Hikmet abi üzülerek, sanki kendi hatasıymış gibi başını önüne eğip “kalmadı Nefise abla, ama Salı günü gelir yenileri…” derdi. Annem yani Nefise bu duruma sesini çıkarmaz, sessizce Salı gününü beklerdi. Ama bazı teyzeler annem gibi değildi. “Aaaa! Hikmet, siz de yani. Amma boşladınız dükkânı yahu, ne arasak bulunmuyor artık!” derlerdi. Kimi işi daha da abartır “yok artık patronunla konuş kaçtır gelip gidiyorum valla yetti, gitti, bitti! Ana caddede koca bir sokağa türlüleri açılmış zaten.” derdi. Yani kısaca bu kulaklar neler duydu, bir bilseniz! Hikmet abi üzülür, kızarır, bozarır ama ses etmezdi. Hem onlar müşteriydi, velinimetti hem de ayıp etmek istemezdi. Severdim onu da tıpkı Zuhal ablayı sevdiğim gibi. Hikmet abi kim miydi, peki? Mahallemizdeki tek tuhafiyeci dükkanında çalışan dünya tatlısı bir adamdı. Bence Zuhal ablanın iş ortağı sayılırdı. Zuhal abla iplikleri, boy boy iğnelerini, rengarenk düğmelerini hep ondan alırdı. Dükkân onun değildi, çalışandı ama aslında her şey o kadar onundu ki tuhafiyenin gerçek sahibi kimdi neredeyse kimse bilmezdi. Annem de örgü modasına uyup sürekli bir şeyler yaptığından beni sık sık ona yollar düğme, yün ıvır zıvır ne bulsa aldırırdı. Zaten ben de çok severdim orada olmayı. Kocaman kare çerçeveli gözlüklerinin altında gözlerini kısarak düğme çekmecelerine bakar, upuzun boyu, neredeyse kopacak kadar incecik, zayıf kollarıyla her aradığını bulurdu Muhittin abi. Giderken bana bazen bir kalem bir silgi hediye eder, annemlere görecek olursam Zuhal ablaya selamını iletir, unutmamamı rica ederdi. Sene 1988 kışıydı sanırım, bir soğuk bastırmıştı ki fena… Annem habire örgü örüyor, biri ıslanırsa diğeri yedek olsun diye atkılar, bereler biriktiriyordu. Malım soğuk, karı da beraberinde getirince ne kuru kalıyordu ki zaten? Oynarken soğuktan büzüşmüş parmaklar, ıslanan çoraplar Allahtan hep yedekliydi. Bir de o ara benim okul müsameresinde şiir okumam kesinleşince ben Muhittin abi ve Zuhal abla arası mekik dokumaya başlamıştım. Annem babamdan benim için yeni bir ceket takım sözünü koparmış, ben de sık sık Zuhal ablaya provaya gider olmuştum. Bizim için yeni elbise Zuhal abla demekti. - Aman Zuhal, kollarını çok da kısa yapma aklında olsun. Belki seneye de giyer. Malum düğün dernek çok bizde. Sülale geniş, çok iş çıkmasın. - Sen hiç merak etme Nefise abla. Ben bu yakışıklıya çok güzel bir model hazırlayacağım ki, herkes bayılacak değil mi Kerem? Zuhal abla bir yandan ölçü alır, bir yandan bana göz kırpardı. O böyle yaptıkça ben koluma, bacağıma batan iğnelerin acısını unutur, dalar giderdim. Bilirdim zaten hiç şüphem yoktu herkes o parlak gri kumaştan olan takım elbiseme hayran olacaktı. Gel zaman git zaman provalar azaldı, fermuarıydı düğmesiydi, yakasıydı, bunlar kaldı. İşte o zaman Muhittin abinin yolunu sıkça arşınlar oldum. - Eee Kerem hoş geldin, ver bakalım listeyi neler var? - Hoş bulduk Muhittin abi, annem dedi ki eğer parlak düğme yoksa kalsın alma, bir sonraki sefere bakarız dedi. Selamlarını iletti. Zuhal abla da aynını dedi, unutma dedi. - Selam da söyledi mi Zuhal? - Evet, abi. Söyledi. Muhittin abi gözlüğünün altından bana baktı ve pek memnun gülümsedi. Ama bir şey demedi. Bir akşam maç bitimi elimde top, nefes nefese akşam yemeğine yetişmeye çalışırken Zuhal abla ve muhittin abiyi gördüm dükkânın önünde. Muhittin abi kapıyı kilitlerken, Zuhal abla onu bekliyor bir yandan da tatlı tatlı şakalaşıyorlardı. Beni görmediler, ben de ses etmedim. Sonra Muhittin abi, Zuhal ablanın elini tuttu ve sokağın sonuna doğru yürüyüp gittiler. İkisi de mutlu, ikisi de sevecen… Sonraki günler Zuhal ablaya gittiğimizde bir konuşmalar hasıl oldu annemle onun arasında. Kaynattıkça kaynattılar, konuştukça konuştular. Artık Menekşe ablanın mizamplesi de yoktu, Şakir abinin postaları ne zaman getireceği de… Varsa yoksa Muhittin ve Zuhal. Anlamıyordum neydi bu kadar, büyük konuşulan, durmadan anlatılan… Zuhal abla, gülüyordu bazen çok çok ağız dolusu. Annem takılıyor ona. “Hah!” Belli çay güzel geçmiş. Ne yediniz Zuhal, adisababa mı? Anlat bakayım bana bir…” “Aman Nefise abla, yapma şimdi… Ayıptır.” diyor Zuhal abla. Gözlerini yere deviriyor, utanarak. Bazen Zuhal abla uğruyor bize, sabah kahvesine yine kaynatmaya belli ki. Hafta sonu olursa, babamda evde yoksa ben de arada balkona çıkma bahahesiyle duruyorum yanlarında belli etmeden, annem kızar yoksa laf dinliyorum diye. Sevmez öyle şeyleri. Bazen ağlıyor Zuhal abla, iki gözü şiş, durmadan. Ben anlamayayım istiyor, bir kere sormuştum çünkü “niye ağlıyorsun diye?” Bu sefer ablam kızmıştı “Sen sus, çocuklar her şeye karışmaz da her şeyi anlamaz.” İyi öyleyse, ben de karışmıyorum ama anlamıyorum da gerçekten. Neden üzer insan birbirini? Anlamadığım bu aslında. Muhittin abi Zuhal abla da çok tatlı insanlar, niye üzülüyorlar ki? Yoksa o zamandan biliyorum, ikisi de birbirine aşık. Aşk, televizyonda gördüğüm gibi bir şey. El ele tutuşmak, konuşmak belki bir de evlenmek… “Sahi neden evlenmiyorlar da üzülüyorlar o halde?” diye düşünüyorum. Ben böyle böyle sorularıma cevap ararken, bazen dikkanın önünden geçiyorum Muhittin abi yok dükkânda. Sayıyorum 2 gün sonra 3-4… Bazen geliyor geri, yine görüyorum. Yaz geliyor sonra, annem örgüleri yavaş yavaş azaltıyor. Daha az uğruyorum, alacak pek bir şey kalmıyor. Bir gün Zuhal abla üzüntüden perişan, kapımızı çalmasıyla annemin boynuna atılması bir oluyor. - Gitti Nefise abla, tamamen gitti. Annem saçlarını okşuyor “gel kızım, gel. Dur bir sakinlen” diyor. Salonun kapısını kapıyorlar, ben dışarda kalıyorum. Anlamıyorum ki Muhittin abi nereye gitti? Daha 2 gün önce oradaydı. Gelmişti geri. Çocuk alım ermiyor olanlara. Ertesi gün bakkaldayım, çocuklarla gazoz alıyoruz, maç sonrası. Kan ter içinde… Üst komşumuz, yan apartmanı teyzeye söylerken duyuyorum. - Ya… Bak ben sana demiştim, çok sürmez diye. Kapanıyormuş köşedeki tuhafiyeci. İşleri bozulmuş mu ne? Öyle duydum. - Aaaa! Üzüldüm bak, e gençten bir oğlan vardı ya orada oğlu muydu o? - Ha yok sen Muhittin’i diyorsun. O çalışıyordu orada. O da memleketine dönmüş, Balıkesir’e mi ne… İkisi de üzüntüden kafalarını sallıyorlar yazık der gibi, karşılıklı. Ben anlamsızca onlara bakıyorum, bakkal elimdeki paraya… Tuhafiye dükkânı kapanıyor, biz alışverişe başka semtlere gidiyoruz. Zuhal abla da bazen bizimle geliyor, siparişler için. Annem bir keresinde soruyor, dükkânın önünden geçerken. - Hiç haber yok mu be Zuhal? - Yok abla, evlenelim, Balıkesir’e gel dedi gitmedim ya onunla. Aramaz o unutur beni, artık. Sahi o unuttu mu Muhittin abi bilmiyorum ama ben unutmuyorum. Ne Moda’yı ne kumaşları ne yünleri ne o hatıraları…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yeryüzü-Gökyüzü

3-2-1 Perde!